Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

| Anasayfa | Yazılar | Şiirler | Öyküler | Değini | Arşiv | Dergi |


istanbul istanbul içinde
Nisan Kumru


İstanbul;
sanki ezelden beri oralı olduğumuz, sanki lise yıllarımızdan beri ha bugün ha yarın mutlaka göç edeceğimiz, taşınacağımız kent.

Bir hasret dalgasıydı İstanbul. Kendisine yönelen her bakışı, her kalemi kendisine çekiyordu ki; kimisini şöyle bir gezmek için gittiğinde yakalamıştır, kimisini de bir eski zaman gravürünü seyrettiğinde kapıvermiştir.

Yaklaşık altı sene öncesiydi. İstanbul'a ilk gidişimdi. Romanlarda okuduğum, filmlerde, belgesellerde gördüğüm, hayran hayran resimlerinde seyrettiğim İstanbul'u, beni kendisine hayran bırakan bütün güzellikleriyle daha ilk girişinde topluca buluvereceğimi, bir anda görebileceğimi sanmıştım. Oysa Konya'dan kalkıp gelen otobüsümüzün Harem'den girişinde, belki bundan yirmi otuz yıl öncesinde buralara ilk defa gelen yüz binlerce insanın söylediği, o birbirine benzeyen ibarelerden birini de ben söyleyecektim:
"Burası mı İstanbul?"

Minaresi ilk bakışta görülüveren tarihi camileriyle; uzayıp giden dar yolları boyunca kadınların-adamların pencereden pencereye konuşabildiği, birbirinin kapısını çaldığı, misafirliğe gittiği; akşam geçerken aralık kalmış pencerelerden sızan kızartma kokularının ilk anda koklanabildiği, bitiminde iskeleyi de gören bir çınar ağacıyla gölgelenen; belki de ramazanlarda yanık sesli müezzinin ezan okuduğu bir sokak camisinde kılınan teravih sonrasında birlikte oturulup çay sohbetinin ardından karagöz-meddah ortaoyunu seyredilen, kumarsız, kavgasız, dumansız kıraathanesi bulunan; Demirci İhsan Efendinin dükkanından çıkan ritmik çekiç sesleriyle çınlayan; eski plaklardan hala Münir Nurettin Selçuk şarkıları dinleyen Cevat Şinasi Bey'in, Mahmut Hamdi Bey'i de yanına alarak faytonla Maarif Vekaleti Kalemi'ndeki Şevket Nuri Bey'i ziyarete gidebileceği;
tevellüdünü kendisinin bile hatırlayamadığı, hala sakladığı çeyiz sandığından lavanta kokulu yazmalarını her gün çıkarıp kontrol eden, kocası seferberlikten geri dönmemiş, evlerinde bin bir hatırayı saklayan yaşlı ninelerin, merdivenlerini inemediği üçüncü katın penceresinden el salladığı; şimdilerde içinden nasıl olmuşsa yürüyerek geçme talihsizliğine duçar olmuş, monoblok gövdeli poliüretan zihinli, anlayışı mekanik bir müteahhidin beynini şeytanca gıdıklayan "şu eskimiş evi yıksak, yerine çift daireli sekiz katlı apartman dikeriz" düşüncesine karşı, büyükşehir belediyesince tarihi eser kapsamına alınıp alım satımı, tamiratı yasaklanan, çatısı su sızdıran, merdivenleri çürümüş, kendi halinde yıkılması beklenen, sadece fotoğraflara, belgesellere, eski zamana ait şarkı sözleri barındıran kliplere, yahut bir sanat adamının ilham gelmesi için otantik duygularla ancak seyredebildiği temaşasına konu olabilen o ata yadigarı evlerinde inatla yaşamını sürdürüp, cumbasından bakarken okula giden torununa el salladıktan sonra radyodan gelen hicazkar kanun taksiminin melodileriyle ta uzaklara dalıp, yanlarında kısacık boylarıyla hüküm sürmeye çalışan gecekondu evlerine kibirle bakan yüksek apartmanlarda oturan oğlunun-kızının evlerini, yadırgayan bir bakışla seyrettiği halde oturduğu bu evi bir gün onlara miras bırakabileceğini, bir gün onların da bu evde yaşayabileceğini düşünen insanların yaşadığı;
Eğri büğrü, yokuşlu inişli sokaklar bulabileceğimi sanıyordum.
Biz görmedik ama evlerin önlerinden, sokak aralarından yoğurtçu geçermiş, bahçedeki dallara ishak kuşu konarmış.
Sanki hepsi toplanmış kopyacı bir ressamın fırçasıyla yağlı boya tabloya dönüşüp işporta tezgahında bilmediğimiz birilerine satılmıştı. Artakalanlar da kar etmeyi düşünen bir lokanta, bir şark köşeli cafe, yahut bir meyhane işleticisine meze olmuştu. Apartman dairelerine hapsolmaktan kurtulabilmiş, yok olmaya yüz tutmuş hatta büyük kısmı kaybolmuş mahalle sokak ilişkileri de, ancak televizyon dizilerine konu olabilmişti. Ya bir resim sergisinde donmuş ya da eski romanlarda, hikayelerde, şiirlerde, alaturka şarkılarda kalmıştı.

Mahalle bakkalı Ali Rıza Efendi, boşalan sokaktan bir gelir elde edemeyince eş dosttan üç beş kuruş bulup işi büyüterek kibirli apartmanlarıyla boy gösteren semtlerin birinde bir markete hissedar olmuştu. Geleceğe dair hayalleri vardı, Süperinden Gros'una...
Demirci İhsan Efendi'nin çekicinden çıkan sesler çoktan susmuştu. Sokak duvarları sesini unutunca da ateşini söndürüp sanayiye taşınmıştı.
Kadri usta közünü suyla söndürmüş, bir tüp gaz alarak, yaşlı çınarın altındaki kıraathanesini okey salonuna çevirmişti.
Nurcihan Nine 'Dar-ül Aceze'de gün sayıyordu.
Bahriye Nazırlığı'ndan emekli Hüseyin Nazif Bey, torunları da gidince eve çok kanallı bir televizyon almıştı.
Her şey uçup gitmişti.
Nereye gitmişti her şey, bütün güzellikler; gülümseyen cumbalarıyla bazen filbahri bazen manolya açan evler, bir dolu güzel insan, eğri büğrü yokuşlu inişli sokaklar, kızartma kokuları, eski şarkılar, mutlak bir hikayesi olan yüzler...
Yoksa bir şairin dediği gibi; Ayvansaray İskelesinden kalkan bir Şirket-i Hayriyye Vapuruyla bilinmez bir diyara mı göçüp gitmişti bir dolu güzellik?
Belki de bir muharririn, bir eski zaman hikayecisinin hınca hınç içine çektiği sigaradan çıkıp giden duman olmuştu.
Bunlar madem yoktu göçüp gitmişti her şey, peki hikayelerde, romanlarda niye yazılırdı hala.
Otantik duygularsa sarhoş olmuş garip bir nostalji düşkünü değildim, ama hiç olmazsa Haydarpaşa Tren İstasyonundan tatlı bir hüzünle yola çıkan kompartımanlardan uzanan son eli görmeli değil miydim?
Bir tiyatro sahnesinin karanlığa bürünüşündeki son alkışı duymalı değil miydim?
Hiç biri yoktu işte, İstanbul'da böyle bir sahnenin son perdesini bile izleyememiştim.
Geç kalmıştık,
Biz geldiğimizde geride kalmıştı o günler.
İstanbul'un yerinde çoktan bir Ankara bir İzmir vardı artık.
İstanbul fabrikalar şehri, fırsatlar ülkesi bir Megapol olalı çok olmuştu.
Uzak insanları vardı İstanbul'un...
Makineleşmiş hayatlar vardı; Sürekli işle haşırneşir, en azından sürekli iş arayan...
Çalışmak için daha çok çalışmak için yarışıyorlardı.
Üç beş kuruş fazla kazanmak, köye bir traktör parasıyla dönebilmek, kara beyaz televizyonu alacalıya çevirebilmek veya teknolojinin imkanlarından, ucundan kıyısından faydalanabilmek uğruna, bir "Neden geldim İstanbul'a " şarkısıyla hatırlayıverdikleri tarlası-bağı-bahçesiyle, sıcak insanlarıyla dolu köy hayatını; kilometrelerce uzaklıktaki iş yeri yolunu kat edebilmek için, sabah uykusuz olarak binilen ve akşama belki de ancak yatsıya eve yetiştirebilen belediye otobüslerindeki yorgun bakışlı hayat ile değiştiriyorlardı.
Yaşamaları; koşuşturmak, belediye otobüsüne ilk önce binebilmek ve para kazanabilmek içindi İstanbul insanlarının,
hatta bir Eminönü-Kadıköy vapuruyla karşıya geçerken; boğazın, denizin bakmadan geçilemeyecek sakinleştirici cazibesine bile kapılacak vakitleri yoktu onların.
Nedim demişti galiba:
"Bu şehr-i İstanbul ki bir sengine yekpare acem mülkü fedadır"
Bir yekpare acem mülkü feda olmadı ama şehr-i İstanbul'a, uzaktan gelen insanlar feda oldu bir taşa. "Taşı toprağı altındır" diyerek geldiler; iş adamları, para babaları, patronlar için altın toprak, altın taş oldular.
Meydandaydılar, aramak hiç gerekmedi onları.