Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

| Anasayfa | Yazılar | Şiirler | Öyküler | Değini | Arşiv | Dergi |


kırık vazo
Kadir Okutan


       Sabah güneşi, Karadeniz'in tuzlu sularında yıkanmış ışınlarıyla yeşil beşiklerde uyuyan vadiyi usul usul uyandırıyordu. Başı gövdesinden koparılmış cesetleri andıran yayla evlerinin kimisinin eti kemiğinden ayrılmış, kimisinin de yıllanmış dingin bir hayatın sadeliği kokuyordu mimarisinde, sabahtan akşama kadar ateşten gömlek giymiş ocakta sabırla bekleyen semaver ve çaydanlık, kahvehanenin serin kucağında selametle taşınmanın gururuyla, divanlara dayalı omuzlarında yılların yorgunluğunu, elleriyle de azgın dalgaları dindiren ihtiyarların bardaklarında erimeye çoktan razı olmuş bir kaç şeker sema ediyordu. Bıkmadan saatlerce çayın buğusu eşliğinde bedenlerine musallat olan ihtiyarlıktan çocukluk hatıralarına yudum yudum iniyorlardı. Dağılmış tesbihi andıran konuları kimsenin toparlamaya mecali yoktu. Günlük konuşmaların içinde Rumca, arada bir de olsa dilden eksik edilmezken, kimi zaman bir övgünün ucunda kimi zaman da bir sövgünün...
Uzun zamandır buralardan ayrı kalan Mustafa biraz da ailenin baskısıyla çalışmak için gittiği İstanbul'dan dönmüştü. Buralar onun sıkıntılarını oyaladığı güzelliklerle doluydu. Doğuya ve batıya omuzlarını yaslamış yorgun tepelerin gökyüzünü matkap gibi delen bakışlarında anlamlar boşalıyordu. Mustafa, aşkına çıraklık edecek sonsuzlukta, gökyüzüne merdiven dayamış çınarların hangisine yuva kuracağına karar veremeyen bir kuş gibi çırpınıyordu. Yılgın bedenine sarmaşık gibi sarılan belirsiz bir gücün dayanılmazlığı omuzlarından boşalırken, ayakları basamak basamak çıktığı yokuşlara yorgan gibi sarılıyordu. Mütevazi bir sögüt gibi salındığı patikalarda ayaklarına takılan taşların ve çakılların acısına aldırmıyor, aksine ayaklarıyla onların oyununa katılıyordu. Elleri cebinde, başı eğik, ağzında ıslıkla ayaklarına gelen taşlardan fal tutarken, taşların hangi evin yakınına düşmüş olduğuna iyice dikkat kesiliyordu. Bazen arzu ettiği taşlar istemediği evin önünde, bazen de arzu etmediği taşlar istediği evin önünde durduğunda kırışan ve gerilen yüz hatlarında umutları saman alevi gibi parlıyor, sonra da yaylanın bütün havasını sindire sindire içine çekiyordu.
Gezinmekten yorgun ve bitkin düşen bedenini ulu çınarın sağlam gövdesine teslim etti. Her gelişinde mutlaka bu çınarın altında biraz oyalanır, buradan da başka yerlere... Salıncak gibi açılan ayakları arasında kat kat tepeler, kıvrım kıvrım ince bir yufka gibi bükük yolları kucaklayacak kadar geniş bir pergeli andırıyordu.
Dalları gökyüzüne bir kitap gibi açılan ulu çınar, Mustafa'nın bilinmeyen yönlere giden gözlerinde kalem gibi sivriliyordu. Tayfalarını yitirmiş, gemisini nerede veya hangi limanda unuttuğunu hatırlamaya çalışan, gözlerini sonsuzluktan alamayan mağrur bir denizci gibiydi.
Belirsiz de olsa küllenmiş umutlarının arasında hayata kürekleri birlikte asılacağı hemhalinin silüetleri beliriyordu kalbinin derinliklerinde.
Derken bir anda yerinden sıçradı. Yeşil örtünün içinden kardelen gibi patlayan cami minaresinin önünden elinde su testisiyle geçmekte olan Zehra'nın adımlarını içinde hissetti. Gözleri avının üzerinden başka hiçbir şeyi görmeyen yırtıcı bir şahin gibi tepenin üzerinden öylece izliyordu onu. Bir an olsun gözlerini alamıyor, gözden kaybolduğu an bir kaç adım öne çıkarak kaldığı yerden seyre dalıyordu. O anda içinden koşarak yanına gitmeyi ve birşeyler anlatmayı geçirdi. Susuzluktan çatlamış toprağı andıran dudaklarının arasından "Bu belki de en doğru olanı" diye mırıldandı. Tepenin doruğunda yokuşaşağı bıraktığı bedeni, avının dehşetine kapılmış koşmaktan başka bir şeyi düşünemeyen ürkek bir ceylanı andırıyordu. Şimdi artık buz kesilen bedeni yerini sımsıcak bir ateş harmanına terketmişti. Sonunda patikanın yanıbaşında sırtını çökmüş bir tepenin omuzlarına dayamış Emma denilen pınara birkaç adım kala durdu. Yay gibi eğri patika yolundan Zehra'nın önce başı sonra da toprağa yumuşak yumuşak değen çarıkları göründü.
Ellerini sevgilisinin boynuna atmış bir aşığı andıran testinin kulpu, Zehra'nın omuzlarında kaleye dikilmiş bir bayrağı andırıyordu. Birkaç adım yaklaştıktan sonra durakladı. Güçlü elleriyle omuzlarında dalgalanan testiyi yavaşça yere indirdi. Sonra da başını yere eğdi. Ne ileriye ne de geriye gidebiliyordu. Belki de ikisi de uçurumun ucunda aşağıya yuvarlanmayı bekleyen bir taş gibi dışardan yapılacak bir dokunuşa hasret gibiydiler. Suskunlukları gittikçe artıyordu. Bedence konuştukları lisanı ise yalnızca kendileri anlayabiliyorlardı. İkisinin de gözleri pınarın havuzundaki seyyalleşen bedenlerine dikildi. İçlerindeki gizem yerde duran testinin içi kadar geniş ve belirsizdi. Mustafa pınarın ucuna kadar yaklaştı. Bitkin görünüyordu. Pınarın akıntısında billurlaşan hisleri Zehra'nın ayakları ucunda bekleyen testinin kollarının açılmasını bekliyordu. Bu sırada başını hafifçe Mustafa'ya kaydıran Zehra, el yordamıyla testiyi kaldırmaya çalışırken hafif bir gürültü sessizliğin ortasına şimşek gibi düştü. Ayakları önünde ikiye ayrılmış testinin kulpunu elinde buldu. Şaşkınlığın dalgasına kapılan gözler bir anda ikiye ayrılan testinin içindeki gümüş anahtara çevrildi.
Zehra'nın utangaç yanaklarından aşağıya süzülen biraz da suçluluk hissi taşıyan birkaç damla gözyaşının anahtarın üzerinde parıldadığını gören Mustafa, yüreğindeki ayaklanmaları ne şekilde bastıracağının kararsızlığıyla adımlarını gevşetip beden diliyle bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Manalı bakışların üzerinde her ikisinin de hisleri zor atıyordu. Zehra hafifçe anahtarın üzerine eğildi. Küçük karanlık dünyasından kurtardığı anahtarı titrek eliyle Mustafa'ya uzattı.
Bembeyaz elleri güneşte parlayan anahtarla daha da ağarıyordu. Pınarın havuzuna yansıyan etekleri, ılık ılık esen rüzgarla sonsuzluğa açılan yelkeni andırıyordu.
Mustafa mütevazi bir söğüdü andıran başını usul usul doğrulttu. Tüm uzuvları susmuş, Zehra'ya halat gibi gerilen kollarından yüreğinin mazgallarına kadar, oradan da elde edeceği anahtarla mutluluk saklı mahzenlerin kapılarını aralayacaktı. Boynunu darağacından kurtaran mahkumla, affını esirgemiş celladın tebessümleri iki merhamet suçlusunu bir araya getirmişti. Ayrılığın galip çıkacağı savaş rüzgarları bir anda ortalığı sardı. Birbirlerine iyice yaklaşmışlardı. Terütaze bakışların eşliğinde gizemli bir latifenin girdabına tutulmuş gibiydiler. Zehra'nın avuçlarının dışından anahtarın çok az bir kısmı görülebiliyordu. Aynı anda her ikisinin de yukarıya kalkan elleri birbirine iyice yaklaşmıştı ki, anahtara dokunur dokunmaz çınarın gölgesinde uyuyakalan Mustafa'nın kucağına düşen kıskanç bakır bir kozalak olup biten her şeyden haberdarmışçasına onun uyanmak istemediği rüyasının ortasına çığ gibi düşmüş, ne var ne yok hepsini alıp götürmüştü.
Uyanık gözleriyle önce çevresine şöyle bir baktı. Anahtarı elinden düşüren kıskanç kozalağı öylesine süzdü. Yüz hatlarını germiş, mimikleriyle ona bir şeyler anlatır gibiydi. Acaba Mustafa'nın anlayamadığı ya da düştüğü kuyunun içine sarkan hikmet bakracı mıydı? Şaşkınlık ve suskunluk... Şimdi artık geriye yorumu bekleyen rüyanın çift kanatlı kapısının açılacak zamanını beklemek kalıyordu.
Sabahleyin güneş, aşk ülkesinden bakir tepelerin ardına kadar zifaf kızılı yanağını gösterirken, her şey onu ayak üstünde karşılamaya hazırlanıyor gibiydi. O geceyi uykusuz geçiren Mustafa, açık penceresinden içeriye hayal gibi sokulan ışınları yüreğinde hissetti. Yerinden doğruldu. Seramik yeşili gözleriyle evlerinin karşısında yıllardır varlığıyla mutlu olduğu Zehra'nın evini süzdü. Bir müddet öylece kaldı.
Elinde asasıyla yoldan geçen Hacı Aslan Dayı'nın kendi kendine söylenip durduğu sözlerle vücudunu gevşetti. Şahsına münhasır mimikleriyle, sempatik ve sevecenliğiyle kahvenin neşe yumağı, her zaman olduğu gibi erkenden kahvenin yolunu tutmuştu bile. Mustafa da alelacele üstünü giyinip cümle kapısından kendini dışarıya attı. Zehra'nın uyanmış olacağını da düşünerek kapıyı sertçe kapatıp gözleriyle evlerinin pencerelerini taradı. Gelişigüzel döşenmiş kaldırım taşlarının üzerinde yavaş yavaş adımlıyor, duyularıyla da çevresinden gelebilecek tepkileri karşılamaya hazırlanıyordu.
Tam evinin önünden kurtulmak üzereyken perdeleri yarı örtülü, açık pencereden kulağına gelen titrek sesle irkildi. Bu O'nun sesiydi. Yağmurunu yere indirmiş gökyüzü kadar hafiflemişti ruhu. Aheste aheste yürüyen ayakları yere çakıldı. Başını yana döndürdü.
Arkasında nelerin gizlendiğini az çok tahmin ettiği perdenin sallanan uçlarına gözleri takıldı. Batmakta olan kızıl güneşi andıran utangaç yanakları perdenin arkasından beliriverdi. Heyecanla birşeyler anlatıyor, sözlerinin yetmediği yerde elleri imdadına koşuyordu. Sözlerini tamamladıktan sonra perdenin arkasından kayboldu. Daha sonra Mustafa adımlarını sıklaştırarak sözleşmiş oldukları yerin yolunu tuttu. Sağı ve solu toprağın rengini gökyüzüne göstermeyecek kadar yemyeşil kıskanç örtüyle kaplıydı. Dolambaçlı yolların ucunda iki misafirini ya da aşığı ağırlamaya hazırlanan Emma Pınarı'nın şırıltısı karşıladı onu. Bu pınarı dün rüyasında görmüştü. Önemli bir şeylerin olacağını sezinliyor gibiydi. Aldırmadı. Pınara hafifçe eğilerek susuzluğunu bir kaç avuç suyla giderdi. Rahatlamıştı. Oturup beklemeye koyuldu.
Bu sırada yüz hizası işlenmiş oyayla örtülü, topuklarına kadar salınmış etekleriyle yürüyen, adımlarında çekingenlik sezilen Zehra belirdi uzaktan. Mustafa'ya kadar yaklaştı...
Bir müddet öylece kaldı. Beline kadar salınan örtüsünün altından zarif özenle işlenmiş bir vazo çıkardı. İçinde kurumaya yüz tutmuş bir kaç gül kalmıştı. Zehra derhal söze atıldı: "Buralardan gidiyoruz" dedi. Şaşkınlığı her halinden belli olan Mustafa'nın yüzü pınarda akan su kadar soğumuştu. Zehra buna aldırmadan sözlerine devam etti.
-İstanbul'a... Belki bir daha dönemeyiz.
Mustafa yüzünde ve yüreğinde kopan fırtınaya rağmen ağlamaklı bir kaç sözle suskunluğunu bozdu.
-Peki ama neden?
Zehra konuşmak yerine elindeki mahzun vazoyu Mustafa'ya uzattı. Ardından, yıllardır çıktığı tepelerin içinden damar gibi geçen yolları son kez indi. Bir kaç saniye sonra da gözden kayboldu.
Zehra'nın çevreye sinmiş kokusu Mustafa'yı dönüşü olmayan son yolculuğuna uğurlamıştı. Ve arkalarına baktıklarında her ikisi de sonsuz Karadeniz yaylalarının gölgesinde nereye gittiğini bilemedikleri bir kervanla uğurlamışlardı aşklarını...
Akşama doğru yeşil umutların üzerine sis çoktan çökmüştü bile. Vadinin gözlerinde Emma'nın soğuk suları tepenin yanaklarından usul usul iniyordu.