Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

| Anasayfa | Yazılar | Şiirler | Öyküler | Değini | Arşiv | Dergi |


zırhlı süvari (1)
Mu'nis er-Rezzaz
Çeviren: Metin Akşit


       Çocuk her sabah olduğu gibi gözünü şehrin en yüksek noktasına dikmek için uyanır uyanmaz pencereye doğru gitti. Gözü neredeyse kutsadığı o büyük şovalyeyi arıyordu. Çocuk gerçekten şehire tepeden bakan o yüksek noktada Mut'ib el-Kahtani'nin parlayan yüzünü gördü. Oldukça ürkütücü ve büyüleyici ışık saçan müstesna gözleriyle çevreyi süzüyordu. Çocuğu keskin ve heyecanlı bir titreyiş tuttu. Caddeden yükselen mazot, benzin ve gaz kokusu kızgın çöl kumunun kokusuna karışmıştı.
Çocuk ve kahraman süvari ile karşılaşmak, atıyla ilgili çizmiş olduğu bütün resim ve tabloları vermek, güneşin ürkütücü ışınlarıyla parlattığı atının tablosunu sunmak için hızlı bir şekilde odasına giderek bunu nasıl yapacağının provasını (alıştırmasını) yaptı. Ona aynı şekilde asaleti ile ilgili yazmış olduğu kasideleri uzatacaktı. Mucize misali anlık bir kalp duruşu kadar kısa bir süre içinde, cehennemi andıran yerden fırlayarak lüks arabalarla dolu caddelere yönelişini ve parlayan beyaz atıyla efsanevi dalışlarını ifade edecekti.
Belki de bu tablo ve kasideler onun için önemli olacak ki çocuk elleriyle bunları alıp atın eğerinin önüne indirmişti. Atın şehrin sükunetini bozan ve korku salan koşusuna bunlar da eşlik edecekti.
Mut'ib el-Kahtani ani bir şekilde şehrin üzerine hücum etti. Beyaz atıyla dönüş yaparak, polis, araba ve yayalarla dolu olan ana caddeyi baştan başa dolaştı. Heyecana kapılarak kalp atışları hızlanan çocuk, ellerini göğe kaldırarak korku ve heyecan içinde bu samimi süvariyi koruması için Allah'a dua etmeye başladı. Çocuk kendi kendine şöyle dedi:
- Şovalyeye bayan matematik hocasını ve onun katılığını şikayet edeceğim. Öğretmen iken samimi bir kişi olmasına rağmen, müdür olur olmaz çocuklarının annesi-amcasının kızını boşayıp, dört yabancı dil bilen sosyete bir bayanla evlenen okul müdürünü de şikayet edeceğim.
Suvari Mut'ib el-Kahtani doğal ve günlük hayatın içinde yeşeren bir mucize gibi atıyla bir iniş yaparak kalabalık arabaların arasına daldı. Atının dizginlerini önce büyük bir hırsla çekiyor sonra beyaz atı Süheyl'in başını serbest bırakıyordu. O denli ki, şehrin kalbi titremiş, dört bir yanı korku sarmıştı.
Sürücüler ve yayalar tozlanmış örgülü saçını iki yanına salan bu garip bedevi atlıyı ve gözünden çıkan büyüleyici parlak ışığı gözleriyle görmek için, dehşetin izlerini taşıyan yüzlerle seyre koyuldular. Böylece trafik tamamen durdu.
Arabaların kornaları susmuş, gürültü ve bağrışmalar durmuş, konuşmalar kesilmiş, feryatlar dinmişti. Alışveriş merkezi ve butiklerden ayrılmakta olan yayalar bulundukları yerde kaskatı kesilmiş, satın aldıkları eşya adeta felçleşen kollarından yere düşmüştü.
Kendilerine sihir yapılmış gibi ağızlarını açmış, korkuya kapılmışlardı. Şaşkınlık geçiren yüzlerinde ürküntü belirmişti. Araba sürücüleri korku ve heyecan içinde arabalarını kaldırım duvarlarına bitiştirerek park etmiş ve canlarını kurtarmaya çalışıyorlardı.
Kalbi aralıksız atan çocuk ise kapıya yöneldi, kapıyı açtı ve yanında taşıdığı kaside ve tablolarda saçını bedevice iki örgü haline getirmiş olan Mut'ib el-Kahtani'ye doğru koşarak gitti. Çocuk, bulundukları yerde kas katı kesilen ve bir işarette dahi bulunmayan insanların arasından yürüyerek ve onları geçerek gitti. Uykulu, heyecanlı ve şaşkın gözlerle onu izliyorlardı.
Ana caddenin sonunda çocuk Mut'ib el-Kahtani'yi gördü. Atıyla sıçramada bulunuyor, lüks arabaların camlarını kırıyor, sonra yeniden hücuma geçmek için etrafında şöyle bir dolanıyordu. Atını kamçılayarak saldığında Süheyl'in koşuşundan şehrin görkemli binaları titriyor, bu binalarda kalanların yürekleri çırpınıyordu. Sonra ayaklarını yukarıya diken at, gözalıcı -pahalı- alışveriş merkezlerine dalarak buradaki lüks eşyaları yere seriyordu. Bütün bunları bulundukları yerde kaskatı kesilen yayaların ve sürücülerin arasında yapıyordu.
Şiirlerini ve tablolarını alarak suvariye doğru yaklaşan çocuk, süvari Mut'ib el-Kahtani'nin yanına gitti ki, Mut'ib'in iki yana saldığı bedevice iki örgüsünü daha yakından dikkatlice süzdü. Atın uzun kuyruğunu sıkıca tutup bağlayan çocuk, ateşli bir şekilde şöyle seslendi:
- Mut'ib!
Mut'ib el-Kahtani silkindi, iki örgüsünü arkaya saldı ve gördüğüne inanamaz bir tavırla ürkütücü gözlerini çocuğun yüzüne çevirdi. Çocuk bu heybetli bakışın ardından büyülenmiş biri gibi yerinde kalıp, gözlerini efsanevi Mut'ib el-Kahtani'nin yüzüne dikti. Gördüğü manzara ve berraklıktan doğan bir coşku kalbine hakim olmuş ve bu coşkuya kapılmıştı.
Gözlerini çocuğa doğru diken süvari şöyle dedi:
- Benden korkmuyor musun?
Çocuk beklenmeyen bir dille şöyle cevap verdi:
- Senden korkmak mı? Asla-- Aksine doğduğum günden beri seni seviyorum. Resmini odamın duvarlarına asıyorum. Atının hücum teranelerini banda alıp dinliyorum. Beni böyle bir gençlik coşkusu sarıyor.
Gözlerindeki parıltı daha da artan Mut'ib el-Kahtani, kılıcını kapzasından tuttu ve kınından çıkararak şöyle dedi:
- Ya bu... bundan korkmaz mısın?
Çocuk şöyle dedi:
- Senin elinde durduğu sürece ondan da korkmam.
Mut'ib ona keskin bir bakış atarak gür bir sesle şöyle dedi:
- Beni sevmeni istemem.
Çocuk Mut'ib'e elindeki resim ve şiirleri göstererek şöyle dedi:
-Fakat ben seni seviyorum. Gözlerinden aldığım ilhamla yazmış olduğum şiirlere ve yaptığım şu resimlere bak.
Mut'ib büyük bir hışımla çocuğun körpe ve küçük elinden aldığı bu kağıtları uzağa fırlatarak onlara bir daha bakmadı bile. Sonra çocuğa tehlikeli ve kuşkulu bir bakışla şöyle seslendi:
- Niçin beni seviyorsun?
Çocuk şöyle dedi:
- Zira sen şehrin üzerine çöken tembellik ve pasifliği atının keskin tırnaklarıyla beklenmedik bir şekilde dağıtıyorsun.
Yüz hatları değişen Mut'ib el-Kahtani şöyle bağırdı:
- Sevgi istemem, ben korkuyu terennüm ederim. Sevgi korkunun zıttıdır. Kuşkusuz sevgi korkunun duvarlarını yıkar.
Çocuğun yüzündeki tebessüm azaldı, boğucu bir öksürükle nefesi daraldı ve kısık bir sesle şunları söyledi:
- Fakat ben seni seviyorum... Sana şiirler yazdım.
Mut'ib gür sesiyle çocuğun sözlerini şöyle kesti:
- Sevgini istemem. Ben korku isterim. Sevgi korkunun zıddıdır.
Mut'ib el-Kahtani atından indiği sırada gözyaşları kuruyan bu hassas çocuk, yere oturarak başını öne eğdi. Mut'ib el-Kahtani de yanı başında yere oturdu, ayak parmaklarıyla oynamaya başladı, sonra elini alnına doğru götürerek terini sildi ve şöyle dedi:
- Baban nerede?
Çocuk başını ellerine dayadı, yere bakar bir vaziyette derin bir ah çekerek şöyle dedi:
- Kalp krizinden yatağında öldü.
Mut'ib el-Kahtani çocuğa şunu sordu:
- Sen nasıl bir ölüm istersin?
Çocuk başını kaldırmadan şöyle dedi:
- Senin gibi ben de savaş ve çatışma alanlarında ölmeyi isterim.
Mut'ib el-Kahtani şöyle dedi:
- Ben bir şarap düşkünüyüm, sürekli içerim, fuhuş evlerine giderim, şehir ve kasabaları yağmalarım.
Gözlerinden dehşet saçılan çocuk başını kaldırıp itiraz eder bir şekilde bunun doğru olmadığını gösterircesine şöyle dedi:
- Sana inanmıyorum. Sen efendi bir kahramansın, gözlerinde hoşgörü asaleti ve masumiyet ışığı parlıyor.
Mut'ib el-Kahtani uzun bir kahkaha atarak şöyle dedi:
- Bazen hoşgörülü olurum ancak asil olmak ruhuma yakıştıramadığım bir şeydir.
Çocuk üzüntülü bir şekilde şöyle dedi:
- Beni de atının üzerine (yanına) al, meçhule ve maceraya doğru beni de götür. Zira evden, okuldan, hayvanlardan ve monoton herşeyden sıkıldım artık.
Mut'ib el-Kahtani kuşkulu bir bakışla çocuğa baktı, çocuk da kendinden emin bir bakışla karşılık verdi. İkisi de derin bir suskunluk içinde bakışırken sessizliği Mut'ib bozdu ve çocuğa şöyle dedi:
- Okulda size piyano çalmayı öğretiyorlar mı?
Çocuk başını "evet" manasında olumlu bir şekilde salladı. Bunun üzerine gözleri parlayan Mut'ib el-Kahtani heyecanla çocuğa şunu sordu:
- Klasik müziği güzelce çalabilir misin?
Gözlerinde şaşkınlık ifadesi beliren çocuk şunları söyledi:
- Ben "Ney" ve "Rebabe" çalmayı tercih ederim. Senden bana bunları öğretmeni rica ediyorum.
Mut'ib el-Kahtani hor görme tarzında omuzlarını yukarı kaldırarak şöyle dedi:
- Ney ve Rebabe'den bıktım. Yeniyi öğrenmek istiyorum. Sen yumuşak yataklarda mı uyuyorsun?
Çocuk sıkılarak şöyle cevapladı:
- Evet... İşte bundan dolayı beni de beraberinde çöl kesimine götürmeni istiyorum. Zira orada ne yumuşak yatak ne de batının piyanosu var. Bu monoton hayattan bıktım.
Mut'ib el-Kahtani'nin gözleri fal taşı gibi açıldı ve yere bağdaş kurmuş bir şekilde şöyle dedi:
- Çölün soğuğu inciticidir.
Çocuk şunu söyledi:
- Çölün doğası insana anında cesaret ve gençlik kazandırır. Oysa şehirdeki evimiz hoşgörü ve sönük bir cesareti gerektirir.
Mut'ib el-Kahtani yan yatarak, bulundukları yerde çakılıp kalan insanları işaret etti ve şöyle dedi:
- Bunlar evlerinde merkezi ısıtma sistemi ile ısınırlar.
Çocuğun gözlerini siyah bulut bürüdü ve şunları söyledi:
- Bu durum onların umursamazlığa varan hoşgörülerinin kendilerini maceralara doğru sürüklediğini gösterir. Onları ısınma merkezlerine yapışıp kalmış sürüler gibi görürsün. Bu sürüler beyinsiz bir şekilde otlanıyorlar.
Mut'ib el-Kahtani çocuğun sözlerini itirazvari bir tarzda dinleyerek şunları söylemeye başladı:
- Eğer beni seviyorsan al beni evine götür, bırak ben de merkezi ısınmanın ısısıyla ısınayım, yumuşak yatak bulayım.Zira yüküm artık bana ağır geldi. Diğer insanların evleri bana kapalıdır. Zira diğerleri veba hastalığından korkar gibi benden korkarlar. Şeytan ve cinden kaçındıkları gibi benden kaçınırlar.
Çocuk şiddetle itiraz ederek şöyle dedi:
- Fakat evlerin hayatı senin hoşgörünü yumuşatacak ve ender görünüşünü zayıflatacaktır.
Mut'ib el-Kahtani başını öne eğdi, sonra derin bir ah çekti ve serzenişvari bir sesle şunları söyledi:
- Beni seviyorsun, benim için resimler yapıp şiirler yazıyorsun. Fakat bir gün bir gece beni evde misafir etmiyorsun.
Çocuk hemen sözünü düzeltmek üzere şunları söyledi:
- Allah korusun! Ben onu demek istemedim. Şayet seni evimde bir gün bir gece konuk edersem, sen de beni yanına alarak serkeş beyaz atına bindirip hiç görmediğim şehir ve vahalara götüreceğine söz veriyor musun?
Mut'ib el-Kahtani çocuğun söylediklerini umursamaz bir tavırla sorularına devam etti:
- İnsanların yüzünü gösteren sihirli sandıktan sizin evinizde de var mı?
Çocuk bir müddet düşündükten sonra şöyle dedi:
- Televizyonu mu kasdediyorsun?.. Evet... Fakat televizyon sinir ve nefretli bir şeydir, insandan canlılığını alır ve kendine köle yapar.
Mut'ib el-Kahtani, gözlerindeki meydana okuma ve öfke ışığı perdelenerek ve durarak silkelendi ve cesaretle şunları söyledi:
- Beni evinize götür, orada bir gün bir gece geçireyim. Sonra seni atıma bindirerek maceralara doğru ve meçhulü keşfetmeye yönelik yol alalım.
Kalbi neredeyse sevinçten yerinden fırlayacak gibi olan çocuk Mut'ib'e şunu sordu:
- Söz mü ey büyük şovalye?
Şovalye başını evet manasında salladı. İkisi de çocuğun evine doğru korkudan yerlerine çakılmış gibi duran yayaların önünden ve onları şefkatli gözlerle takip eden diğer insanların önünden geçtiler.
Çocuk ve bedevi eve yaklaştıkları zaman bedevi ona şunu sordu:
- Annen nerede?
Çocuk dedi ki:
- Hac farizası için Suudi Arabistan'a gitti.
Çocuk büyük bir gıptayla çöl, vaha ve şehirlerde Mut'ib el-Kahtani'nin arkadaşlığı sayesinde yaşayacağı korkunç maceraların hayalini kuruyordu.
Eve yaklaştığı bir sırada Mut'ib el-Kahtani şöyle dedi:
- Yani sen burada tek başına mı yaşıyorsun?
Çocuk Mut'ib'in arkadaşlığıyla iftihar edecek bir tarzda başını hayır anlamında yukarı kaldırıp şöyle dedi:
- Hayır, kızkardeşim Meryem'le birlikte yaşıyorum.
O sırada Meryem'in sesi inceden inceye geldi:
- Orada kim var?
Çocuk şöyle seslendi:
- Ben ve yanımda bir misafir var.
Mut'ib el-Kahtani'nin gözleri evin duvarında gezindi. Duvarların üzerinde dağılmış ve yayılmış resimleri, alelade bir şekilde duran elbise dolabı ve pencere camlarını gördü. Bunun üzerine vücudunda derin titreşimler meydana geldi. Çocuğun kızkardeşi çıkageldi. Çocuk onu takdim ederek şöyle dedi:
- Kızkardeşim Meryem... Bu da Mut'ib el-Kahtani.
Meryem ağzını tutarak dehşet içinde şöyle dedi:
- Sen Mut'ib el-Kahtani'sin, duyduğumuzun aksine yüzünde kötülük işareti yok.
Yumuşak bir künbete oturan Mut'ib el-Kahtani daha sonra gözünü bu tatlı kızdan ayırmaksızın şunları söyledi:
- Salt parıltılar... Soyut parıltılar.
Mut'ib garip ve ani bir sezgiyle bu güzel şehirli kızın kalbine girmek ve ona hakim olmak istediğini hissetti. Kız sürekli olarak hayatı ile ilgili sorular soruyor, o da ıssız çöllerde ve tozlu şehirlerde yaşadığı maceraları anlatıyordu. O denli ki kız artık Mut'ib'in gözünden çıkan parıltının kendisini etkilediğini ve buna karşı koyamayacağını anladı.
Meryem yemek hazırlığı için mutfağa gittiğinde Mut'ib çocukla yalnız kaldı ve Meryam'e gönlüne kaptırdığını söyleyerek onunla evlenmeyi arzuladığını ve bu sayede hayatına istikrar kazandırmak istediğini ifade etti.
Çocuğu korkunç bir titreme sardı ve dehşet ifade eden şaşkın bir bakışla şunu söyledi:
- Fakat macera ve şehirde oturmak birbirine zıttır. Burada kalmak ve yerleşmek senin için ölümdür.
Mut'ib el-Kahtani hüsrana uğramış bir bakışla çocuğa bakarak şunları söyledi:
- Aşiretim nüfuzlu, etkilidir. Bir hükümet işinde çalışmanın yolunu arayacağım.
Çocuğun başı dönerek boğuk bir sesle isteksiz bir şekilde şöyle dedi:
- Görev mi? Sen Mut'ib el-Kahtani'sin. Beklenmedik bir durumla karşılaşan şehir hayatının kendisi. Delirtici bir hürriyet aşığı olan ve şiddetli rüzgarlarla tehlikelere dost olan senin gibi kahramanın böyle bir hükümet işinde çalışabileceğini imkansız görüyorum.
Mut'ib el-Kahtani tek kelime konuşmadan başını iki elinin arasına aldı. Çocuk bu atlının yüzünde hoşgörü ve kahramanlık işaretlerini ararken, korku ve celaletin müthiş bir simgesi olan bu yüzün donuk ve renksiz bir hale geldiğini gördü.
Uzun bir suskunluktan sonra donuk ve taassupkar bir tebessümde bulunarak şöyle dedi:
- Ey arkadaşım, şiddet yorgun düştü, yüküm ağır geldi, dinlenmek hakkım değil midir?
Çocuk derecesi düşmüş mahçup ve parlak iki gözüyle Mut'ib el-Kahtani'ye baktıktan sonra yüzünü yere dikerek şöyle dedi:
- Fakat sen benim için en büyük örnektin. Evliliğin, resmi görev alışın ve şehirde kalışın ise uzun süredir benliğimi saran ve hayalimi kaplayan efsanevi özelliğini yok edecektir.
Mut'ib el-Kahtani neşesiz bir şekilde silkindi, atı, kılıcı ve tüfeğinin bulunduğu pencere tarafını işaret ederek cansız ve güçsüz bir sesle şunları söyledi:
- Kızkardeşinle evlenmemi kabul edersen atıma, kılıcıma ve silahıma sahip olabilirsin.
Gözlerindeki büyüleyici ışık sönerek yerini sıradan ve neşesiz bir görünüm aldıktan sonra Mut'ib el-Kahtani'nin yüzü tamamen sararmıştı. Başını öne eğen çocuk mahzun bir sesle şunları söyledi:
- Benim için seninle birlikte olmak (ulaşmak istediğim) bir hayaldir. Donuk ve sabit bir kaya parçasıyla bunları yıkma.
Yüz ifadeleri tamamiyle değişerek bir kümbeti andıran Mut'ib el-Kahtani omuzlarını silkelerek şöyle mırıldandı:
- Ey arkadaşım, yaşım ilerledi ve ben hala hanımsız, evsiz ve işsizim.
Çocuk boğucu bir sinirle yutkunarak şöyle seslendi:
- Kesinlikle ben bu nedenlerden dolayı seni sevmiştim. Çocuğun yaşaran gözleri Mut'ib el-Kahtani'nin, oda duvarlarının ve pencerelerin yanıda asılı bulunan resimlerin üzerinde dolaştı. Üzgün bir sesle şöyle mırıldandı:
- Hayalimi yıkıyorsun.
Mut'ib el-Kahtani sinir ve sıkıntıdan uzak olmayan bir bakışla çocuğa bakarak şöyle dedi:
- Suç benim değil, neden benim üzerime hayal kurdun?
Korkunç etkilenme nöbetine giren çocuk, bu etkilenmenin tazyikiyle şöyle seslendi:
- Çünkü sen bu şehrin bizzat korkusuydun. Sen ülkenin dört bir yanında boğucu ve dar alanlarda hürriyet arayanların bir hürriyet timsaliydin. Ve çünkü sen şehrimizin ölü denizinin tek canlı dalgasıydın.
Mut'ib el-Kahtani gözlerini yumdu, bakışlarıyla yeri süzdü, bir sigara yaktı ve daha sonra ayak ayak üstüne atarak şöyle mırıldandı:
- Beni takdis etmeni senden bir gün istemedim. Hatta bana rastlayıp sevginden söz ettiğinde ben bu sevgini reddetmiştim.
Çenesi göğsüne yapışacak kadar başı öne eğilen çocuk daha sonra ümitsiz bir şekilde şöyle dedi:
- O halde hayalimin normal günlük görevlerle, evlilikle, soylu evlatlar yetiştirmeyle, piyano çalma ve televizyon seyretmeyle gerçekleşme umudu yoktur.
Mut'ib başını şiddetle hareket ettirerek şöyle dedi:
- Hayır... umut yok.
Çocuk kınayıcı bir şekilde şunu sordu:
- Bahçemizde tavuklar gibi geceleyeceksin.
Mut'ib meydan okurcasına:
- Evet... ve her akşam onu yedirip kollayacağım.
Bu anda çocuğun bedeninden şiddetli bir ürperme yayıldı ve sıtmaya yakalanmış gibi titredi. Ve o seçkin ata son kez baktı. Yüzünün solgunluğundan, donuk gözlerinden ve utangaç bakışından ürktü.
Çocuğun yüzü kızardı, sıkıntı kalbini ve nefsini daraltırken sordu:
- Kendilerine senden bahsettiğim akranlarıma ne diyeceğim?
Kanepeye kendini bırakarak ve umursamaz bir tavırla şöyle dedi:
- Bu senin problemin... Televizyonu niçin çalıştır mıyorsun?
Çocuk birden fırlayarak kapıya doğru koştu. Hiddet onu kör etmiş ve çok şiddetli bir sıkıntı nöbeti vücudunu kaplamıştı. Mut'ib'in atına doğru gitti. Tüfeği aldı ve eve geri döndü. Mut'ib el-Kahtani "Mike Claude" adlı dizinin bir bölümünü seyrederken çocuğun kız kardeşi akşam yemeğini hazırlıyordu. Mike Claude atına binmiş New-York'un caddelerinde kovalama sahnesini canlandırırken onu seyrediyor ve kızgın bir şekilde gülüyordu.
Tam bu sırada ansızın bir ateş sesi duyuldu. Mut'ib ağzını açtı ve dönerek başını kaldırdı, çocuğu tüfeği almış bir halde gördü, birden silkindi, sonra kanepenin üzerinden yere yuvarlandı. Şakaklarından kan fışkırıyordu.
Çocuk kız kardeşine titrek bir sesle bağırdı:
Mut'ib el-Kahtani çok büyük bir şehittir.
Çocuk köşeye çekildi, tüfeği uzağa fırlattı ve kız kardeşinin dehşet ve korkusu arasında:
Çok şiddetli bir ağlamaya teslim oldu.