beyaz bir gülün kokusunda bitti bu öykü
Ufuk Onursal
Kırık dökük bir hastane...
Ateş tarlası...
Zor gece...
Alev alev yanan beyaz bir yatak...
Gözleri kısa ve bilinçsiz bakışlardan, uzun, nokta bakışlara aralanıp,
genişledi...
Soluyordu sabah; umut yakıcıydı...
Sonra, depremin güçlü soluğunu taşıyan çatlak duvarların, mıknatıslı
çekiciliğine yakalandı...
Bir anda, onlarca yanıt istiyordu; sorular siyahtı, yanıtlar siyah... Taze anıları
bir gün daha uzaktı bugün. Uzaklar daha da yakıcıydı...
Ve bugün de, düştüğü yere yürüyordu ateş:
"Poyrazlar gölü burası mı?"
"Evet... Beğendin mi?"
"Kartlardaki görünüşünden daha da güzelmiş."
"Oralarda da böyle güzel yerler var mı?"
"Sen gelince daha da güzelleşecek Ferihan."
"Selim..."
"Efendim..."
"Kızımız olursa ona kirazlı hasır şapka alır mısın?"
"Bakarsın oğlumuz olur. Biz onunla top oynamaya gideriz. Sonra sen, bizi yemeğe
çağırırsın."
"Hımmm... Bak seen! Haydi yakala beni!"
Ağaçlar arasında zikzaklar çizerek koşuyor koşuyor, Selim'in düzensiz ve isyan
yüklü soluğuna kor gibi yakıcı gülüşlerle akıyordu Ferihan!
Kaçmak için başını yastığa gömdü. Sarılmak için vücudunu aradı.
Ve ipek gibi bir ses bölüverdi her şeyi:
- Geçmiş olsun... Garip bir öykü değil mi?
Selim'in çatlak dudakları kıpırdadı:
- Öykü bitti... Öykü kötü bitti.
- İnsanların yüreği, sürekli mutlu bir yaşama dayanır mıydı?
- Ya acılar?
- Acıların sabır giysileri vardır. Bir de; pahalı hediyeleri...
- Kimsiniz siz?
- Uzaklardan geldim... Sizin için.
- Ben de uzaklardan gelmiştim... Nişanlanmıştık... Kaç gün önce; unuttum. Ne
istiyorsunuz benden?
- Konuşmak...
- Neyi?
- Depremi, hayatı, herşeyi. Garip öyküler garip gönüller ister; anlamak için...
- Nereden başlayalım? Betonların altında kalan nişanlımdan mı, kırılan
ayağımdan mı?
- Yeryüzünde hiç kimse, arzuladığı bütün sözleri duyamayacak; diller, istenilen
tüm sözleri yüklenemeyecek... Ölümün kolları öyle çok, öyle güçlü ki...
- Kimsiniz siz, psikolog falan mı?
- Hayır... Yenilenmemiş gözlerin peşindeyim ben.
Kulaklarına çarparak dağılan sözler, siyahın içinde kaybolan siyah gibi
kayboluyordu:
- Bir iyilikte bulunmaya geldiyseniz, öldürücü bir iğne yapın bana! Bu kargaşada
kimse farketmez böyle bir şeyi. Karşılığında düğün için hazırladığım
paralarımı veririm size...
- Kendinizi bu kadar ucuza mı satacaksınız?
- Ucuz mu? Gece yarısı gelen sarsıntılar çok mu pahalıydı?
- Nişanlınızın adı Ferihan mıydı? Onu sayıklıyordunuz.
- Evet... Doğa aldı onu elimden...
- Hayır... Doğa almadı... Doğa, zengin bir araçtır yalnızca...
Sonsuzluğa yürüdü o...
- Bu, sizin ütopyanız olabilir... Rahat bırakın beni!
- Pes mi ediyorsunuz?
- Herşey ortada... Sakarya çöktü.. Ferihan yok artık! Beni bekleyen parlak spor
hayatım da hayal oldu; acı bir hayal... Ne kendi acılarımı, ne de yakınlarımın
bakışlarını taşıyamam bundan böyle...
- Görülen dünyanın gerçekleri içinizdeki görülmeyen dünyadan yanıt bekliyor.
Bize acı veren o insanları sonsuzlukta kıskanacağız belki de...
- Saplantı bütün bunlar... Sıcak bir saplantı...
- Mazlumların gözyaşları, kutsal bir mendille silinip, zalimler, kutsal bir tokatla
cezalandırılmasaydı, evrenin ve yaşamın zenginliği ne kadar anlamsız kalırdı...
Fakat, insanlar herşeyi peşin isterler...
- Depreme ne gerek vardı o zaman?
- Kolay ve ucuz bir yanıt bu, bizi bekleyen sonsuzluğa rağmen.
Susmuşlardı...
Sessizlik Sakarya'nın acılarını avuçlayıp atıyordu odanın içine...
Bir kadın, bütün kadınlar adına bağırıyordu sanki...
Ve bir çocuk, bütün çocuklar adına ağlıyordu...
Sonra sirenlerin acı yankısı siliyordu onları...
Sonra çökertilen bir binanın gümbürtüsü duyuluyor, tüm Sakarya, Selim'in
kulaklarına yığılıp harmanlanıyor. Sonra Ferihan'ın yakıcı bakışları gelip
geçiyordu içinden. Ve herşey bıçak gibi kesiliyor, dilimin öteki yüzündeki ateş
alevleniyor ve düştüğü yeri kavuruyordu yine.
Koşuyor, koşuyordu...
"Dur! Yorulacaksın!"
Nefes nefeseydi Ferihan, çiçekler gözlerine yürümüştü.
"Kirazlı hasır şapka isterim işte!"
"Olur, alırız... Buraları özleyecek misin?"
O ipek ses odaya çekip atmıştı Selim'i yine:
- Konuşun benimle...
- Git buradan, dedi Selim. Umutsuz bakışları tavana noktalanmış, hızlı nefesler
alıp veriyor, gergin parmakları yatağına saplanıyordu.
- Konuşun benimle...
- Hayır! Konuşmak istemiyorum artık! Ateşler içinde kıvranan birine, hayali bir
suyun resmini çiziyorsunuz.
- Zaten herşey bir resim değil mi? Uçsuz bucaksız bir resim... Gölgeleri içimizde
oynaşan koca bir resim... Bir gün, büyük gerçeğe dönüşecek bu titreşimler... Bu
yaşanılan deprem, evrenin depremi yanında, bir kum taneciğinin kıpırdaması gibi
kalacak. Yaşıyor olman, büyük bir sermaye değil mi senin için? Uzaklarda, yaralı ve
yalnızsın... Sözün tükendiği yerlerde gizli hazineler vardır. Sıfır bir sayfa aç
kendine... Satır başlarına tırmanmaya çalış.
- Sus! Git artık! Gitmezsen yetkilileri çağıracağım.
- Duymazlar seni; onlar bedenlerle ilgileniyor.
Selim'in alnından terler süzülüyor, nefesi tıkanıyordu... Yerinden bir doğrulsa,
eline geçen bir şeyi sesin geldiği yöne fırlatacak, bağıracak, bağıracaktı.
- Bir gün buluşacaksınız Ferihan'la, gerçek yurdunuzda.
- Yaa, öyle mi?
- Evet... Kimse kaçamaz oradan.
- Hayır! Hayır! Kimsin sen? Defol buradan!
-Kızmamalısın bana. Konuş benimle. Hammaddeler ateşe girmeden eserlere dönüşemez,
aczini bilmeyenler de kul olamazlar. Konuş benimle...
Sonsuzluğu söyleyen bir kanıt bırakacağım sana.
- Uzatma bu işkenceyi! Sen bana öldürücü iğneni vurmazsan, başka birisini satın
alırım!
- Bir gün, sen de sonsuzluğa yürüyeceksin. Mahcup olmaktan korkmuyor musun? Ne büyük
bir cehennemdir o!
- Sakarya gece öldü ve üzerine çöken bu karanlık öylece kalacak. Ferihan da yok
artık! Geleceğim de yok. Bundan böyle, ben de bir Sakarya'yım. Haydi git... Başım
dönüyor. Nolur şimdi git...
Yine sessizlik, tuhaf bir sessizlik...
Belki ilk kez kendi içine kıvrılmaya çabalıyordu Selim. Adını bilmediği, ama
derinlerde duyduğu garip bir şeyin peşine düşmüştü. Yatağına saplı parmakları
gevşedi, küçük titreşimler yüklü irade dışı bir nefesle sarsıldı.
Durmadan tohumlanan 'beyaz' bir sarsıntıydı bu...
- Hala burada mısın? dedi.
- Gitmek üzereyim.
Ne uzak, ne de yakındı o ipek ses şimdi...
- Niçin?
- Aradığım bakışları buldum... Ağlıyorsun... İçindeki Sakarya yaşama dönüyor.
Gözyaşların taze, yeni bir sayfa açıyor sana. Bundan böyle doğru sevmeyi
öğrenmelisin, bir de doğru kızmayı. Başucunda sonsuzluğu anlatan bir kanıt
bıraktım. Onun dilini duymaya çalış. Hoşçakal...
- Dur gitme, yoksa sen?..
Güzel bir ezginin içinde eriyen güzel bir şiir gibi eridi odanın içindeki sesler.
Beyazın içinde kaybolan beyaz gibi kayboldu.
Titreyen elini başucuna uzattı Selim. Dikenleri avuçlarına batan iri yapraklı bir
çiçeği kavradı. Ilık suların ardında oynaşan beyaz bir gülü yüzüne dayadı.
Gözlerini yumdu, derin derin kokladı. Hıçkırıklarına direnen düğümleri
çözüldü. Yüzünün bir yerinden sıyrılan küçük bir gülümseme içindeki
şüphelerle büyük bir kavgaya soyunmuş, kulaklarında asılı duran bir çocuğun ince
hıçkırığı kıpırdamıştı. Kapının açıldığını da duymamıştı...
- Havaalanına gidecek bir ambulans var, dedi doktor.
- Hayır, gitmiyorum. Burada kalacağım.
- Nasıl! Gitmiyor musunuz? Fakat orada daha iyi tedavi olursunuz, ayağınızın rontgeni
çekilmeli.
- Bana bir koltuk değneği temin edebilir misiniz? Yürümeliyim...
- Hayır, bu durumda yürüyemezsiniz...
- Yürümeliyim... Sakarya'da çocuklar ağlıyor.
Doktor, yüzü iri, beyaz gülle örtülü Selim'e baktı.
- Garip, diye mırıldandı. Sonra boş sedyeyle uzaklaştı.
Kirpiklerinde oynaşan ıslak perdeleri elinin tersiyle aldı Selim. Ruhundaki
siyahlıkları beyaz esintilerle sarsan güle baktı; kokladı, kokladı...
- Garip, diye mırıldandı.
Kalemlerin ulaşamadığı, beyaz bir gülün kokusunda bitti bu öykü; biterken
başladı; garip başladı...
Umutsuzlukların son kırıntılarında filizlenen umutlar gibi garip, bataklıkların
üstüne şehir kuranlar gibi, oralarda yalancı cennet üretenler gibi garip... Kum
taneciğinin göbeğinde yaşayan biz insanlar gibi, belki de en çok kozmik evrenin
maddeleri arasında ısrarla açmaya devam eden çiçekler gibi, güller gibi garip...
|
|